Dört Duvar Arasına Sürgün Engelli Yüreklerin Sessiz Çığlığı
Bugün kalemi kağıda sarsılarak, kelimelerin boğazıma düğümlendiği o ağır iklimden yazıyorum. Etrafımıza bir bakalım; kaçımız "hayatın engelsiz" aktığı o toz pembe rüyadan uyanabildik? Kaçımız, her birimizin aslında birer "engelli adayı" olduğu gerçeğiyle yüzleşmeye cesaret edebildi? Sokaklar vitrinlerle, ışıklarla doluyken; arka mahallelerde, perdeleri hiç açılmayan pencerelerin ardında sönen hayatları neden görmüyoruz?
ÖTV muafiyeti denilen o küçük nefes borusunun kesilmesiyle başladı her şey. Bir engelli için o araç; bakkala gitmek, doktora yetişmek, güneşin doğuşunu parkta izlemek demekti. Şimdi o anahtar ellerinden alındı. O anahtarla birlikte, dış dünyaya açılan tek kapı da üzerlerine kilitlendi. Bir insanı, kendi evine, kendi yatağına, kendi tekerlekli sandalyesine hapsetmekten daha büyük bir ceza olabilir mi?
Bakım desteği kesilen o ellerin titreyişini kim görecek?
"Bütçe" deniliyor, "kısıtlama" deniliyor. Peki ya vicdanlardaki o büyük kısıtlama ne olacak? Evde bakım desteği kesilen bir engellinin boynu bükük kalırken, o evde sönen sadece bir ışık değil, bir ailenin yaşama sevincidir. Medikal malzemeler artık birer mücevher kadar ulaşılmaz oldu. Bir hasta altı bezinin, bir kateterin, bir tekerlekli sandalye parçasının peşinde ömrünü tüketen insanlar var bu ülkede.
- Maaşlar yetmiyor: Markete girerken yapılan o acı hesap, engellinin onuruna saplanan bir bıçak gibi.
- Emeklilik bir hayal: Yıllarca "belki bir gün rahat ederim" diyen canların o umudu, sistemin çarkları arasında ezilip gitti.
- İlaç ve malzeme krizi: Şifaya ulaşamayan bir beden, her geçen gün biraz daha eksiliyor, biraz daha soluyor.