DNA’mızdaki Canlı Kütüphaneler ve Bir Noktanın Vefa Yolculuğu
Yazarımızın Kaleminden Neden Yazdım? Bir Gönül Köprüsü Tanıklığı
Geçtiğimiz gün, Alzheimer Derneği Tunceli Şubesi Başkanı Sayın Elif Gündüz Bilge'nin ev sahipliğinde, Yaşlılar Haftası vesilesiyle büyüklerimizle bir araya geldik. O gün sadece bir pasta kesilmedi; nesiller arası bir gönül köprüsü kuruldu. Bir masanın etrafında toplanmıştık; kimi eller bastona tutunuyor, kimi gözler uzaklara dalıyordu. Objektiflere yansıyan o gülümsemelerin, paylaşılan o sıcak sohbetlerin ve birer "çınar" edasıyla karşımızda duran büyüklerimizin bende bıraktığı derin iz, bir bilim insanı ve bir evlat olarak bu satırları dökmemi zorunlu kıldı.
Hayat, ucu bucağı görünmeyen bir yol mudur, yoksa başladığı o en saf kaynağa dönmek isteyen yorgun bir nehir mi? Şairin o mistik dünyasında fısıldadığı gibi: "Bazı noktalar vardır, alır başını gider; ucu bucağı gelmez. Bazıları ise dairesini tamamlar, kaynağına geri döner." Bir genetik uzmanı olarak laboratuvarlarda sarmalları çözmeye alışkın olan zihnim; karşımda oturan o koca çınarlara bakarken, mikroskop altında göremediğim bambaşka bir şifreyi çözüyordu.
"DNA sadece protein sentezlemez, aynı zamanda bir 'aidiyet' inşa eder. Büyüklerimizin elindeki o derin çizgiler, aslında bizim henüz yazılmamış yarınlarımızın taslağıdır."
Bir Şehrin Mutsuzluk Şifresi: Kökünden Kopan Ağaç Kurur
Etkinliğin bir anında, bağlamasının tellerine ömrünü vermiş o usta, Hüsnü Bey durdu. Salon bir an sessizleşti. Ardından hepimizi kendi içimizle yüzleştiren o sarsıcı tespiti bıraktı: "İnsanlar mutsuz..." O an, kimse itiraz etmedi; çünkü belki de herkes aynı cümleyi kendi içinde çoktan kurmuştu.
Durup düşünmek gerek; neden mutsuzdu bu toprakların insanı? Belki de cevabı; yaş almayı sadece fiziksel bir düşüş olarak gören yanılgımızda saklı. Oysa Gerontoloji bize şunu fısıldar: Bu bir kayıp değil, bir "kemale erme" sürecidir.
Kökünden kopan ağaç kurur, bağından kopan insan mutsuzlaşır. Eğer bir toplum, kökü olan büyüğünü hayatın merkezinden, evinden, evladının nefesinden uzaklaştırırsa; aslında kendi genetik ve ruhsal huzurunu feda etmez mi? Mutsuzluk; nesiller arası bağın koptuğu o derin boşlukta filizlenir.
Vicdanın Eşitlenemeyen Terazisi: Dokuz Ayın Vefası
Toplantıda sosyal hizmet uzmanlarıyla "evde bakımın" kutsiyetini konuşurken, duruşum her zamanki gibi netti: Büyüklerimizin en büyük ilacı, hatıralarının sindiği duvarlar ve evlatlarının kokusudur.
Bu bir bakım meselesi değil; bu bir vicdan meselesi!
Burada, bir akademisyen kimliğinden sıyrılıp sadece bir "evlat" olarak sormak istiyorum: Bir insan, kendisini dokuz ay karnında taşımış o yüce dağı, nasıl olur da yalnızlığın buz gibi sessizliğine emanet edebilir? Hangi profesyonel bakım, bir evladın "iyisin değil mi?" diyen sesinin yerini tutabilir? Dokuz ayın hakkı hangi dille, hangi maddeyle ödenir?
Bakım sadece teknik bir hizmet değil, bir gönül borcunun taksitleridir. Benim ne bilimsel anlayışıma ne de rahmetli anneme ve babama olan sonsuz özlemime sığıyor bu "eşit olmayan" ayrılıklar. Onlar bugün hayatta olmasalar da, ben her bir büyüğümüzde onların genetik izlerini görüyorum.
Son Soru: Kendi Kütüphanenizin Sayfalarını Çevirdiniz mi?
Biz Munzur Üniversitesi ve 60+ Tazelenme Üniversitesi olarak, o "noktaların" kaynağına en asil şekilde dönmesi için buradayız. Ama asıl görev ailede, evde, yürekte başlıyor.
Unutmayın; kütüphaneler sadece tozlu raflardan ibaret değildir; en kıymetli eserler, evlerimizin başköşesinde oturan o ak saçlı çınarların hafızalarında saklıdır.
Sahi, siz bugün kendi canlı kütüphanenizin kaç sayfasını çevirdiniz?
Kendi DNA'nızdaki o kadim tecrübeye en son ne zaman "merhaba" dediniz?
Bugün bir büyüğünüzü aradınız mı? Bir el öpüp bir hatır sordunuz mu?
Unutmayın; bir toplumun huzuru, baş tacı edilmeyen büyüklerinin hüznünde saklıdır.
Saygı, vefa ve bitmeyen bir özlemle...
Yazar Profesör Dr. Ülkü Özbey
Munzur Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi Dekanı